-- Aşık Mahsuni Şerif in KUTSAL KÜLLER isimli kitabı - .::. Türkülerimiz Özümüzdür..! .::.
.::. Türkülerimiz Özümüzdür..! .::.
Choose your color scheme:

Zurück   .::. Türkülerimiz Özümüzdür..! .::. > .:: Halk Müziği::. > .:: Ozanlarımız & Sanatçılarımız ::. > Mahzuni Şerif

 
 
Seçenekler Stil
Alt 05-30-2010, 06:31 PM   #1
azizdas
Paylaşmayı Sevmiyor..!
 
Üyelik tarihi: Aug 2009
Bulunduğu yer: adana
Mesajlar: 509

Seviye: 20 [♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥]
Aktiflik: 0 / 495
Güç: 169 / 7421
Deneyim: 83%

Standart Aşık Mahsuni Şerif in KUTSAL KÜLLER isimli kitabı

dostlar türkülere gönül vermiş ve mahsuni babayı çok seven bir insan olarak sizlere MAHSUNİ BABANIN nette bulduğum bir kitabını sunmak istiyorum . tüm mahsuni baba hayranlarına gelsin saygılarımla



KUTSAL KÜLLER

Onlar bir sabahtı, soldu bir ses oldular
Hak aşkına yandılar.
Külleri mukaddes oldular.

Bir yedi saatlik farkla, 2 Temmuz Sivas faciasından kurtulmuş oldum. Bir gece evvel, Kültür Bakanlığı'nın Ulus'taki 100. Yıl Kültür Merkezi’nde Türki devletler sanat gösterilerine çağrılı olduğum için, Sivas'a ancak gece hareket etmek durumundaydım. Sabah yedide, Madımak Oteli'nde ayrılan yerime gelecektim.

Benim programım 3 Temmuz 1993 günü, Pir Sultan Abdal'ın kendi köyü olan Banaz'da olacağından, 2 Temmuz gösterilerinin kadrosunda yoktum. Acı haberi, aynı akşam Ankara'da sahne kulisinde öğrendim.

Sivas kıyımı, neresinden bakılırsa bakılsın, asla ve asla heyecanlı bir grubun bir andaki tansiyonu konusu değildir. Toplumbilimciler de pekala bilirler ki, plansız programsız eylemlerin hiçbiri, bu denli isabetli ve dört dörtlük bir kasıtla hedefi bulamaz.
Olayların başlangıç noktası her ne kadar Sivas Kültür Merkezi'nde görülmüş olsa dahi, bu, bilinçli bir harekâtın, önceden tasarlanmış zaman kazanma taktiğidir.
Bu taktik, o anda ivedilikle verilmiş bir kararın eseri de değildir. Çünkü, yüzlerce seyircisiyle birlikte, şehrin ortasında devlete ait bir mekanın yakılması, o gizemlerde yatan kanlı düşüncenin planına uygun düşmezdi. Bu nedenledir ki, önce seyirciyi icraatçılardan ayırmak ve hazırlanan yerde asıl eylemi gerçekleştirmek gerekiyordu. Bu bir avcılıktır. Tıpkı av kurbanlarında olduğu gibi, avı kendi mekânından uzaklaştırarak daha büyük kolaylık sağlanmış oldu.

Yüzyılımızda, dünya ulusları arasında silahlı çatışmanın ve bu çatışmayla galibiyetin geçersizliğini fark eden emperyalist arzular, bu kez dermanı, halklar arası kültür farklılıklarında arayarak, kültürleri birbirine çarpmakta ve bu çarpışmada, fiziki savaşı başlatmak istemektedir.

Türkiye'de su yüzünde olan çok önemli bir gerçek, Alevi yurttaşlarla Sünni çağdaş kesimin kaynaşmasını endişeyle karşılayan sinsi ve negatif düşüncenin, bazen kendisini İslami dürüstlükle (şeriatçılıkla), bazen de siyasi teorisyenlikle (sağcılıkla) kabul ettirmek istemesidir. Aslında her iki şekilde de memleketimiz insanlarına, tedavisi zor hizipler hazırlayanlar, tümüyle Batı sermayesine masumane pozisyonlar altında hizmet eden, Ortadoğu ve Arap şeriatçısı ithal kaynaklardır. Sivas olaylarına verilen süs, memlekette belli bir kesimin (Aleviler'in ve aydınların) Allah tanımazlığı, din bilmezliği ve Atatürkçülüğün laik terkibinin "küffârlık" biçiminde değerlendirilmesinden başka bir şey değildir. Türkiye'de var olan şeriatçı ve İslamî ağırlığın devlet otoritesinde egemen olması ve sağcı iktidarların "vatanseverlik" duvarı arkasında, Türkiye'de emekçi ve ilerici bir sınıfı, kendi iktidarları için hedef göstermesi, madalyonun öteki yüzüdür.

Sivas suçlularının DGM'de yargılanması, işin büsbütün şaşılacak yanıdır. Çünkü Sivas'ta, devletin bir tek mahalle bekçisinin bile burnu kanamamıştır. Harekât, bütün fiili özelliğiyle, Alevi ozan ve sanatçılarla, Sünni aydınlar üzerinde tamamlanmıştır. Tespit edilen fotoğraflarda, ses kayıtlarında, güvenlik kuvvetleri önünde zevkle seyredilen bu dram, tümüyle hükümetin suç ortaklığı içinde cereyan etmiştir. Bu tablo da bize, tarihin yanlı Osmanlı halifeliğini, şeyhülislam'ın fanatik cehaletini, ırkçı ve faşist bir gizliliğin resmiyete yansımasını sunmaktadır. Haddizatında olaylar, salt bir "mezhep çılgınlığı" olarak lanse edilmemelidir. İran, Kuveyt, Suudi Arabistan, Katar, Dubai, gibi ülkelerde yaşayan şeriatçı acımazlık, yüzyıllardır Türkiye topraklarına hâkim olmanın bütün şekillerini denemiştir ve denemeye devam edecektir. Bunu Nakşibendi, Aczimendi, Kadiri, İsmaili gibi tarikatlarda ve bu tarikatlara bağlı illegal gençlikte açıktan seyredebiliyoruz.

Aslında, İslam ülkelerinde önce şeriatçı bir kavramı besleyerek, sonra da ona alternatif üreten Batılı zihniyet, her iki burçta da kendi galibiyetlerinin bir an önce yaşama geçmesini beklemektedir. Özellikle, tümüyle cumhuriyetçi ve Atatürkçü olan Alevi toplumunun yok edilmesi, bugün devleti her ünitesiyle ipoteğine almak isteyen fanatik ve çıkarcı bir zümrenin işine yarayacaktır. Sünni halk da bunların piyonu olarak, sonunda aynı acımasızlığa uğrayacaktır.

Tarihte, Osmanlılar'ın sadece asaletleri adına yaptığı bütün kıyımlara karşı dikilen baş, yine Aleviler'le Türk aydınlarının başı olmuştur.

Sivas'ta bir Pir Sultan yaşamış ve asılmış ise, devletin malını çaldığı, namuslu insanların ırzına tecavüz ettiği, Allahı ve kitabı inkâr ettiği için asılmamıştır. O günlerde Sivas'ta yaşanan bugünkü namussuzluk adına asılmıştır. Ben, iki yüzyıl sonra doğmuş ve bu olayları okumuş olsaydım, onurlar dolu diye anlattığım ata tarihimizden utanıp, bundan onursuzluk duyardım. Devlet, Aleviler'e üvey evlat olarak bakılmasını onayladığı sürece, halk, Aleviler'i öyle görmeye devam edecektir. Arşivlerde, eşitlik ilkelerinin sadece adres olarak yazıldığı yasalar hayata geçirilmedikçe, Sıvaslar bitmeyecektir. Bir Ermeni, bir Hıristiyan, Katolik, Yahudi, ibadet özgürlüğüne sahipken, Aleviler'in ibadethanelerine müsaade edilmemesi, kültürünün tanınmaması dahi nice, Sıvaslar yaratacaktır.
Mahzuni Şerif



HUKUK ve KAANLIK

Ben, Anadolu geleneksel halk kültürü zincirinin kendi çapında bir ozanıyım. Ancak cumhuriyet kavramının cumhuriyetçe yapının bıkmaz usanmaz bir hayranı ve vazgeçmez bir müptelasıyım.

Bu nedenle laik terkep, benim dinimin inancımın namusumun ve yaşam anlayışımın en sarsılmaz teminatıdır. Böyle bir anlayış üzerine bina edilmiş devletçiliği var olduğum süreçte kutsadım. Demokratik hukuk devletinin ilkelerini çiğnemek, inkar etmek ve özğürlükçü çağdaş mantığa ters olmak kadar bir rezilliğin var olacağını tasavvur dahi etmek istemiyorum.

Türkiye Cumhuriyeti devleti, ismiyle mütenasip bir modern Cumhurbaskanına büyük bir şansla kavustuğu kanaati var bende. Elbette ki bir hukuk devletinin, bir hukukçu başkanı olması kadar güzel şansı olamaz. Demem odur ki yaklaşık elli senedir beni dinleyen Türkiyeli milyonların, bu cumhurbaşkanına sahip çıkmaları lazım. Bu erdemli, bu kararlı, bu bilge ve yürekli güzel insanı, tanrıdan bu ülkenin başında senelerce bırakmasını diliyorum.
Bıraksın ki bu kurtlar sofrasının tuzu kesilsin. Ve yüz yıllardır ülkemi karanlıklarda kıvrandıran, fanatik, tutucu, gerici, ilkel, yobaz ortaçağ fesatlığının, bağnaz, serir kolu kırılsın. İnsanlarımızı diri diri toprağa gömen, canlı canlı yakan, vuran kıran, İslam’ı kendi şehvet şirret ve zulüm doyumluluklarına koz eden karanlık onursuzluk dağılsın.

Ben halkımı, cumhuriyeti korumaya çağırıyorum. Eğer halkım cumhuriyeti korumaz ise halkımı koruyacak başka bir rejimin sistemin ilacın ve merhemin olacağını sanmıyorum. Ülkemde birbirini takip eden bunca yolsuzluklar bunca soysuzlukların sahipsiz ve arkasız olduğuna inanmıyorum, zira birinden tuttuğumuz ip öbürünü sallayarak önümüze getiriyor.
Susuzluktan açılan küçücük bir kapının ardında aşılması ve açılması güç ne kadar kaleler sıralandı. İşte hukuk devletinin taarruza kalkmasını gerektiren en bariz en açık ihtiyacın bu olduğunu görüyorum. Milletin önünde namus sözü verenlerin , nerelere kadar at oynata bildiği kamu vicdanına sunulmalıdır artık. Namuslu vicdanlı bir hukuk insanı var artık.
Kapkaçcılar, katiller, hainler, görüldüğü, yerde devlete ihbar edilmelidir. Bunlar halktan himaye gördüğü sürece devlet zayıf düşer, zayıflayan devletlerde halk toz-duman olur.
Çocuklarımızı henüz 5 yaşındayken alıp onları birer, çağ düşmanı, yurt haini, toplum sırtlanları olarak yetiştiren bütün kapaklı kurs, vakıf, ocak bucaklar, basılmalı deşifre edilmeli sonuçta ortadan silinmelidir.

Uygar bir ülkede, karanlığa prim veren halk, makul bir halk olamaz. Her şeyi devletten beklemenin usulünü de delip geçelim diyorum.

Gelin canlar bir olalım diri olalım.
Göreceksiniz beklediğimiz güneş ufuktan biraz daha erken doğacak.
Mahzuni Şerif


NAZIM HİKMET HOCAMA; KOCA NAZIM

Hani diyordun ki... Sen yanmasan ben yanmasam, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa.. Sevgili hocam, sende yandın bende yandım, hatta biz cayır cayır diri diri yandık yakıldık ama, bu şerefsiz karanlıklardan ağarma aydınlanma adına bir uç bir emare göremedik.

Anadolu emekçisinin, yiğidinin ufuklarını yüzyıllardır saran karabasan, bunca alimin, bunca şairin, bunca bilginin ve de bunca yurt severin çabasına rağmen kalkmadı. Halifenin ve Osmanlının himmetiyle, Anadoluya dürtülen orta çağ sülieti ülkemizde yaşanan her dramın başında bir vicdan borcu bir namus borcu gibi yapışıp dolaşmaktadır.

Bu öcü, bu netameli uğursuz görüntü, Cumhuriyetimizin defterinden sökülüp atılmadıkça, senin bizden önce söylediğin özğürlük türkülerin, destanların, salt bağımsızlık hasretiyle yana yakıla çobanlarımızın kavalında, analarımızın ağıtlarında kalacaktır. Senin başka topraklara gömülmüş itibarını, doğduğun ülkeye geri getirmek isteyen çabaların tümü, seni gurbette kalmaya mecbur eden acımasız zihniyetin engeline takılmaktadır.

Sen ey yüce ozan NAZIM HIKMET ustam.
(Memleketim Memleketim) diye diye nalan oldun. Hasrete gömüldün yabancı bir ülkenin topraklarını şereflendirmiş aziz kemiklerinin tozu, ülkene geri gelse ne olacak, gelmese ne olacak ki?

Ben çok eminim ki, hiç bir aydın, hiç bir demokrat, vatan toprakları üzerinde yaşayanların tümü gibi yaşamaya mecbur edilemez. O özğür olur, demokrat olur, sosyalist olur, kapitalist olur, hatta ütopist olur ancak vatan haini asla olamaz. Hele de söz konusu sahıs bir vatan şairi ise.

Vatan haininin tarifi, hem geleneksel, hem de yasal olarak aşagı yukarı aynıdır. Vatan haini, vatan toprakları üzerinde yaşayan insanların, emeğini, inancını, ırzını, namusunu, kendi çıkarlarına hortumlayan, eşit paylaşımcı mantığı adaletsizlik telakki eden iç düşmanlardır. Vatan haini memleketin yasalarını hiçe sayarak, maddi erkin döşeğinde adaleti, yargıcıyı etkiletip, mazlum milleti perişan edendir. Vergiden kaçarak, memleketin bankalarını hortumlayan, devlete kazık atan aynı inançlı bir milleti fitne salarak ikiye, üçe, beşe bölen ahlaksız insanlardır.

Vatan haini, koca bir milletin, akademik aydınlarını tek tek kurşunlayan önemli bir Cumhuriyeti şeriatın amansız kurallarında ezip, Cumhuriyet halkını perme perişan eden, cayır cayır adam yakan, vuran, kesen edepsizlerdir.
Bu saydıklarımdan bir tanesini dahi üstat Nazim Hikmete yakıştırmak yada yaklaştırmak kadar küstahlık ve melunluk olamaz. Ülkemin kurtuluş destanını yazan, bu kadar muhterem bir zata vatan haini diyenlerin insafından şüphe etmek kadar doğal bir düşünce olamaz.

Sevgili Nazım Hikmet baba; seni getirseler de, getirmeseler de, hatta gelsen de, gelmesen de sen bu ülkenin olduğu kadar, bütün emekçi halkların ve biz ozanların yüz akısın rehberisin. Senin abiden, Rusya topraklarında değil, Anadoluda özğürlük savaşını vermiş bu toprakta kanlarıyla uyuyan bütün şehitlerin torunlarına ait göğüslerde kale gibi durmaktadır. Buna lütfen inan.

Sen -
Afyon yollarında gıcırdayan kanıların
En içli türküsü
Sen Çanakkale Mehmedi'nin
Dumlupınar Alisi'nin ilk öyküsü
Sen Memleketine sevdalar döken
Türküler yakan yürek dolu hasta...
Sen ateş gözlü - gerçek sözlü nur yüzlü
Ah eyyyy.. Büyük Nazım Hikmet usta.
Güneş gibi doğdun emekçiden emekten
Ve alın terinden Haykırdın cihana Anadoluyu
Hakikatin tam orta yerinden,
Nerde gördün zulmün kükrediğini
Orada hep sen vardın.
Ne el açtın semalara - ne yer yüzüne yalvardın.
Toprağında ki karanlık hayvanlığı
La fentonla süsledin aktardın
Toprak olsan da iki gözüm
Sen tarihime lazımsın.
Ben Anadoluda eli sazlı bir Mahzuni
Sen onun hasret olduğu
Güneş bulduğu koca Nazımsın
Mahzuni Şerif


BİLMEM SÖYLESEM Mİ ?

Anadolu kendi başlık ismi içinde dahi müstakil, haşmetli ve vakur çoğrafyasıyla burcu burcu tarih kokar. Bozkırının her hangi bir noktasından kıvrılarak yükselen küçük bir talaz gittikçe şiddetlenir, hortumlaşır, kısırgaya dönüşür.... Zamanla kendisine set oluşturan küçük tepeleri yalar. Mor dağlara kafa tutmaya başlar. Göklerin alçakdaki geri boşluğunda boğuşa döğüşe akar, akar da gider, hıncını Akdenizin engin dalgalarına yorgun bir kartalın kanatları gibi serer ve susar...
Dudakları yar yanağı görmemiş bir çobanın yanık kavalı inler mor kayanın serin gölgesinde. Bozkırın dikenlerinde bir hüzün başlar ak kuzular adına...

Sızlanır çoban Hasan, inler çoban Hasan. Bütün çoban Hasanların aşkıyla kaval deyip geçmeyin. Parça parça eder bazı yürekleri. Talaz deyip de geçmeyin hortum olur, kasırga olur, toz duman eder doğadaki bazen yarım ve yanlıs düzenleri, düzenekleri.... İnmeyi versin bozkırın seren canı cilveli kentlerin nazlı yaşamına.

Aslında ben insan istiyorum.

İnsanıda görürsün çoban Hasan. Kavalının inceliğinde yatan hasretin Fadimesiyle. Plajın yanık kumlarına dayanmış yosmaların debede farksız, ama nereden bilecek çoban Hasan. Bu kadar yoz, bu kadar sorumsuz bir centilmen tabakanın azıcık kuvvetleriyle bu kadar çok insanın üstünde cennetler yaşadıklarını hani söyler
Anadolu aşıkları;
“Dağdan indim düze ben aneyi... Diken oldum göze ben.”
Sevgili aşık sen dağdan inmesende gözlerde dikensin. Haydi diyelim ki, diken değilde, bir fabrikanın artıklarını çigerine koklayarak kurbağa derelerinde ekmek arıyorsun.
Bu kezde bu ekmek sana diken olur. Sen mızrak olursun bazı gözlere. “Allaha şükür” demeye devam edersin. Ama seni bu derelerde böyle bırakan, halkı, devleti dünyayı yerlerde “şükür” demezler. Hade be Hasan, sanamı kaldı koskoca Allaha şükredecek?

Bu madalyonun başka bir yüzü daha var. Kaçarsın sendikalara, grev dersin, lokav dersin, ne bileyim bir şeyler öğrenmeye çalışırsın. Öğrensen bir bela, ögrenmesen “korkak” derler, “dönek” derler. Bu kez de buralarda başlar senin diken olursun. Bir ah çeker bakarsın gerilere, kaval çaldığın mor kayalara, artık onlarda arınmış senden.

Ulaşamazsın, özğürce küfür ettiğin, bağırdığın, türkü söylediğin dağlara. Çünkü oralarda pay pay olmuştur çadır yerlerinizde muhteşem lövec villaları doluşmuş. Kokladığın sümbüller otağından pırıldayan viski şişeleri ve kabalığın tarihini silen gitar nameleri dönemezsin Hasan’ım. Artık o dağlar senin değil, medeniyet ve milenyum aydınlığı adına, senin öz bacınla buluşan, Amerikalı, Kanadalı, İrlandalı müşterilerle dolup taşmaktadır. Dağdan düze indinde ne olduki Hasanım?

Sen hala eli kavallı, Heso konumundasın. Senin bir gardaşın daha vardı, sanırım o da elinde bir sazla dağdan inmişti. Onada değdi feleğin oku. Kapı kapı kendi kimliğini sordu duranlardan. Ne acıdır ki, kendini nede kimliğini kabul ettirebildi. “Erenler cemaati” dedi koş. “Devrimci örğütler, kültür evleri” dedi koştu. “Partiler, konserler, konferanslar” dedi koştu. Ne yazık ki, o da indiği dağa geri dönemedi. Bozkırın geleneği yasası bu değil ama, bu olsun...

Hür düşüncenin esamesi okunmuyor bu topraklarda Hasan’ım. Osmanlının son padişahı da, kovulurken şuralardan, babana anana saygı çok büyüktü. Bozkırın insanları Galiçyada, bozkırın insanları Yemende, Çanakale’de, Dumlupınarda bir dilim ekmekle haykırırken ve kovarken düşmanı Anadolu topraklarından, her nedense yedi sülalene rahmet yağıyordu herkesden, devletten, göklerden...

Neyse lafı uzatırsam bende seni yargılamış gibi utanç içine düşüyorum. Bir şeye çok inanıyorum ki, tarih bir toplumun boynuna çökenleri günün birinde sorgulayacak ve bir gün nizam terazisi kurulacaktır...

Kendi yaptıklarını ahiret mahkemelerine bakai suçu olarak bırakan karanlık zihniyetin yuvaları, bizim sevabımızı günah olarak dünyada değerlendirdiler.
Dünyada bir gecekonduyu reva görmeyenler, ahirette apartmanlar vaadettiler. Vurgunun, çeteciliğin, adam kayırıcılığın, torpilin, müsehamanın danışkası yaşayan şu güzelim ülkede, bilim adamlarının, düşünürlerin, şairlerin, yazarların, çizerlerin vebali kimlerin boynundadır. Bunu zaman baba çözecektir diye düşünüyorum.

Demokrat bir ülkede, hukuk dersleri, siyasi erkin baskısı ve emirleri içinde kaldığı sürece, ağlıyarak geriye bakmak istiyorum. Ve diyorum ki, neredesin kurtuluş yıllarımız. Neredesin “Ya istiklal ya ölüm” ve “neredesin cumhuriyet” “Neredesin Gazi Mustafa Kemal Paşa”

Ayrıca öyle bir dert var ki, bu kesin olarak beni alıp götürecek. Kendisini cumhuriyetin garantörü, yoldaşi, gardaşı bekçisi gören Alevi-Bektaşi toplumu içinde derin bir asimilasyon hareketi başlamış. İlerdeki iktidar ve güçlerini korumak için uğrasan siyasi odaklar bu toplum üzerinde kültürel bir manevra içindedirler. Cemevleri, dernekler, vakıflar ve bu kuruluşlara sunulan tavsiyeler bunu göstermektedir.

Bir yandan laik, özğürlükçü, parlamenter bir cumhuriyet, öbür yandan bu cumhuriyete düşman, gizli Kuran kursları, ilegal ilahi İslami kuruluşlar, seriatçılık ismi altında fanatik, totaliter baskıcı bölücü yuvalanmalar.
Daha başka bir yandan da bir birine düşman edilmek istenen devrimci, Atatürkçü, Yurtsever Alevi örgütleri. Bunların hiç birisine anlam veremiyorum. Daha neler neler neler fakat..

Bilmem söylesem mi söylemesem mi?
Mahzuni Şerif


HEM KIZILBAŞ HEM ALEVİ'YİM

Alevi ibadethanesine ad olan Cem sözcüğünün Türk anadilinin demirbaşlarından olduğunu sanmıyorum. Ancak Cemaat, Cemahire kavramlarının Arapça’dan sekizinci yüzyıl ortalarında Göktürk ve Oğuz, Karahan dillerine geçtiğini, kitabelerinde yer aldığını düşünmekteyim. Bunun eşiti olan kavram, Şaman Türklüğünde Halaka (birbirine bakan halka)dır. Bir anlamda; birliktelik çemberi, inanç çemberi gibi.

Kaldı ki, Cumhuriyet sözcüğünün kökünde de, bu küçücük sözcüğün anahtar olduğunu iddia edebilirim.
Cemlerden, halakalardan teşekkül etmiş İslâmi ülkelerde siyasi bütünlüğe Cemahiriyye tapşırmasının bu kaynaktan ileri geldiğine hükmediyorum. Bu küçük pencereden yola çıkarsak, “Cami” gerçeğinin de pınarına buradan ulaşılacağını sanıyorum.
Zira Cami, Cem olunan halk olma istencesiyle, İslâmi harekette bir buluşma noktası olmuştur. Ancak İslâm peygamberi Muhammed’in, ölümünden sonra makamına talip olan “Halefleri” arasında yaşanan “Hilâfet” handikabı içinde cemve cami asıl amaçlarından uzaklaştırılmıştır. Ali’nin Cumhuriyetçi mantığıyla, Emevi’nin, Ehl-i Sünnet ve Cemaat terkibi çatıştığından, cem ile cami ayrı ayrı platformlarda düşünülmeye başlanmıştır. Anadolu Türklerinin, Müslümanlığı Ali’yle, yani Alevilikle kabul etmiş olması, 12. yüzyıldan itibaren Cem’e yönelmeyi tercih etmesi anlamına gelmektedir.

Alevilikle kabul etmesi dememdeki dayanak noktası şudur:
Muaviye ve lânetullah oğlu Yezid döneminde, Türk devletleriyle Emevi hükümranlığı arasında, sınır ve siyaset ihtilaflarının olduğu bir gerçektir. O güne kadar İslâmı tanımayan Türk, Kürt ve Pers halk yığınları; Budist, Brahmanist, Maniheist ve Şamanist din gelenekleriyle haşır-neşirdiler. Doğu Türkistan’dan Özbekistan, Moğolistan ve Çin’e kadar bu dinler hakimdi. Arap yarımadasına sahip olan İslâmiyet’in Muaviye gibi her şeyi mubah gören ikiyüzlü bir halifesine tek muhalif Hz. Ali olduğuna göre; ve Emevilerin mukayesesini yapan Türkler ile komşuları, İslâmiyet’i Ali Müslümanlığı olarak algıladılar. Bir başka deyişle, Müslümanlığı Alevi olarak kabul ettiler. Ancak Selçuklu döneminde, Şam’dan ve Bağdat’tan akan Nakşibendi tarikatının göçü, Anadolu’da yerleşme çabasındayken, Türkistan’dan kaynak bulan başka bir Anadolu düşüncesi, Babaî, karşı hareketinde görülür. Buradan da, Baba İlyas, Baba İshak gibi Şaman Türklerinin gayretinde bir Hacı Bektaş’ın zuhur ettiğini görürüz.

Anadolu’da yaşayan bütün etnik yığınlar ve onların bulunduğu tinsel görünümle Bektaşilik ve Alevilik barış içindedir.
Başta Ali’nin camide şehit edilmesi, Ali şiasının camiyle arasını açmıştır. Hem öyle olmuştur ki, İslâm dinini kuran, yaşatan ve 12 evladını şehir veren Ali ve oğulları hakkında aynı camilerde lanet okutulmuş, Ali’yi seven ve Onun Ehl-i Beyt’ine gönül bağlayan hemen her toplum ve her ülke, Emevi ve Abbasi hükümdarlarından aldıkları buyruklarla kılıçtan geçirilmiştir.
Ancak bu, Türk boylarına bir diş geçiriş olamamıştır. Çünkü Osmanlılar, Şeyh Edebali gibi bir Bektaşinin himmetiyle Anadolu topraklarında hakimiyetlerini ilan ettiklerinden, asıl adı Otman olan Osman Gazi bile Bektaşi gülbankları arasında kılıç sallayıp, Şahı Merdan’ı Tevhit etmiştir.

Sözü şuraya getirmek istiyorum: Yukarıdaki sözlerimin girişinde söylediğim Cem ve Halaka sözü en çok Osmanlı döneminde anlam kazanmıştır. Yani insanın insanı kıble edinmesi, ancak Cem terkibiyle mümkün olmuştur. Dikkat edilirse, Medine’de ve Mekke’de, Beytullah’a atfedilen ziyaretlerin tümünde Halaka dediğimiz Cem tablosu yaşanır. Onbinlerce mümin çember halinde birbirine bakarak dua ederler. Orada kuzey-güney, doğu-batı gibi farklı yönler silinir. Kuran’ın, peygamberin buyruklaştırdığı Hac şekli böyle resmedilir. Aleviliğin her ibadet ünitesinde zaten bu yaşarır.

Bir dairenin iç yüzünün her noktası aynı intizam içinde birbirine kıbledir. Aslında 21. yüzyıl belki de ta o günden hedeflenmiştir. İnsanın, insan görünümünde Hakk’ı hedef etmesi, dört kitabın dördünde de secdenin Adem’e olması; bölünemez, tahrip edilemez bir Allah buyruğudur.

Ben, Allah adına insana secde etmeyi yeğlemekteyim. Bir Alevi çocuğu değil, bir Hıristiyan ya da Musevi de olsam böyle düşünmekteyim. Buradan, Zerdüşt’ten, Brahma’dan önce Allah’ın var olduğunu düşünmek için Müslüman olmanın mecburiyetine dahi inanmıyorum.

Aslında hiçbir peygamber ve hiçbir kutsal kitabın Allah’a inananlar için indiğini sanmıyorum. Zaten inme sözcüğü ilginçtir. İnişler bir yüksekliğin varlığını (fizik olarak yüksekliği) ifade eder. Oysa ki ben, bu anlam dışındaki bütün yücelikleri kendi değerleriyle düşünmüşümdür. Yani bulutların, atmosferin, ozonlar yığınının ötesine hiçbir Tanrı aramadım. Onlardan daha yüce insan âleminin sevgisinde, gönlünde, bütünlüğünde ve doğanın her güzelliğinde beni Yaradan’ı arayıp, keyfime göre isimlendirdim. O’na “gül” dedim, “Ali” dedim, “Veli” dedim; ağzıma ve gönlüme, gözüme güzel gelen her şeye O’nun adını verdim. Bana bunu haram edecek her yasaya, her bilirkişiye, her dinsel nas’a (insana) rest çekmekteyim.
Çünkü aynı şeyi Hz. Ali ve O’nun yolunda yürüyen İmamlara ilaveten Hacı Bektaş Veli yapmıştır. Hatta bütün hırsına, şevkine rağmen Mevlana yapmıştır. Ahi Evren yapmıştır. Nesimiler, Hallaçlar, Pir Sultanlar yapmıştır.
Neden Mahzunîler de yapmasın ki!?..

Ali’nin kendi kişiliğinde yaşayan Alevilikle, İran, Suriye, Pakistan ve Mısır Şiiliğinde yaşayan Alevilik aynı değildir. Bunun içindir ki, tutarlı Alevilik, Ali misyonunda yatan Aleviliktir. Bu, Anadolu Aleviliğidir. Arap mantalitesinde yatan Alevilik, hilafet sürecinde yaşayan sosyolojik dengesizliğin ve Emevi hırsının ürünüdür.
Ali, kendisinden önceki Halife-i Ruyi zemin totaliterliğine karşı, devrimci ve çağdaş mantığını işletmiş, o günün anlamındaki demokrasiyi gündeme taşımıştır. Kamuoyuna dikkat çekmiş ve tek egemenliğin halk ve halaka seçiminden geçmesini savunmuştur. Bundan doğan ateşlemede de Gadir-Hum’da, Sıffın’da öne sürülen savların tümü kanla bastırılmış, Ali ve oğullarına olan husumet bugüne kadar intikal etmiştir.
Bu konuyu gözleyen ve izleyen Türki devletlerle, İran’da yaşayan Zerdüşti Kürtlük âlemi, Ali’nin getirdiği modele diyalektik olarak sıcak bakmışlardır. Ben, burada kendimi bir tarihçi olarak sergileyemem. Ancak tarihi iyi okuyan ve merak eden bir kişi olarak Türkiye Alevilerinin yolunun gerçek Alici yol olduğunu savunmak ve yaymak isterim.
Çünkü Ali’nin başlattığı Cemahirel vukuat, Atatürk’ün noktaladığı Cumhuriyetin mayasını hazırlamıştır. Ve bunun içindir ki Anadolu Alevileri, çağdaştır, bölüşümcüdür, demokrattır, hukukseverdir, barışsever sağduyulu bir toplumdur...

Ali, halifelik mücadelesi vermekle, aydınlarımız (!) tarafından zaman zaman suçlansa dahi, bunun böyle olmadığı gün gibi açıktır. Ali, halifeliğe son vermek isteyen ilk halk adamıdır. 12 evladı da aynı sav üzerinden telef olmuştur.
Namaz kılarken hiçbir kimse, “Müslümanım” diyen biri tarafından öldürülmez. Burada Ali’yi şehit edenler, “Müslüman” idiyseler, bugünkü Sünni âleminin mensubu dostlarımız, O’nu vuranların Müslümanlığıyla nasıl gurur duyabiliyorlar?

Haşimoğullarıyla, Ümeyyeoğulları “amca” çocuklarıdır. Yani Muaviye, lânetullah Yezid ile Hz. Ali (r.a.) aynı dedenin son halkalarıdır. İki amca oğlu arasında yaşanan bu mücadele ve bu mücadelenin yarattığı yapı, bunların yardakçıları tarafından niçin bugüne malzeme edilmiştir? Onu bir türlü çözmüş değilim.
Böyle bir dengesizlik önünde gerçeğe varmak için Alevi ya da Sünni olmanın hiç mi hiç önemi yoktur.

Hatta buna rağmen şunu önemle ve yürekle söylemek istiyorum:
Eğer Ali’yi sevmenin, Ali otoritesine bağlı olmanın, kısaca; Alevî olmanın yücesinde bir yerler olsa, adının içinde yedi dinli münafıklık bile olsa, ben Alevilikten istifa eder, derhal o olurum.
Elhamdülillah Aleviyim, Kızılbaşım ve de laikim, ilericiyim, çağdaşım.

Bu duygular ve bu misyon içinde bütün dünya halklarını selamlıyor, bütün Alevileri kucaklıyor, Sünni yiğit yürekler niyazlar gönderiyorum...

Murtaza’ya müptelayım tarifi mümkün değil
İltica ettim dünyaya ibreti sevda için
Cahilin hışmı önünde mutedilim mutedil
Küfre mi düşer Mecnunlar Hazreti Leyla için?

Erbab-ı hilâf ile ülfeti ikrâr olmaz
Ta ezelden muhakkak ki kâmilden zarar olmaz
Sad hazaran Ali gördüm, Cenabı Haydar olmaz
Başka yaran yoldaş var mı Cenabı Mevlâ için?

Hey Cihadı farz edenler, şaşkına bak şaşkına
Musa Tur-u Hak’ta iken, Mısır düştü taşkına
Ağaçtan kan akar mıydı, söyleyin Hak aşkına
Kimde vardır bir damla yaş, Şahı Kerbela için?

Reva mıdır beş vakitte vasıl olayım Şah’a
Ömrümde ikrar verdim, göremem ki bir daha
Huri ile Gılman ile pazarım yok Allah’a
Ömrümde yalan etmedim Cennet-i Alâ için

Bunca pervane misali şem’e yandın Mahzunî
Hangi Pir’e ikrar verdin, kime kandın Mahzunî?
Sen ki bir evlâd-ı Zeynel Ağuçan’dın Mahzunî
Amma bi-nesilsin şimdi cahil cühelâ için...
Mahzuni Şerif


CUMHURİYET ve GETİRDİKLERİ / MIZRAP DERGİSİ

29 Ekim 1923 te Cumhuriyetin ilanıyla, büyük önder Mustafa Kemal cumhurbaşkanı seçiliyor ve Türkiye devleti hukukta, kültürde ve ekonomide uyguladığı siyasetle dünyada eşi görülmemiş reform ve yeniliklere dönülmez imzalar atılıyordu. O atılan imzalar ki, bugün memleketin bekasını sağlayan devrimlere de temel hazırlamaktaydı. Anadolu topraklarında, halifeler tarafından biçare kılınmış kocaman bir halk, kurtuluş aşkıyla en ağır şerait karşısında dahi bil fiil işgal edilmiş topraklarından düşmanı söküp atmıştır.
Ne için atmıştır, bundan böyle hiçbir manda kabul etmeyecek, özğür, bağımsız, kudretli bir devlet adına söküp atmıştır. 3 Mart 1924 te hilafete son verilip padişah cenderesi ortadan kaldırılmış, buna bağlı olarak da, 2 Eylül 1925 te de tekke, zaviye ve türbeler kapatılmıştır. Kıyafet kanunları tanzim edildi, uluslararası takvim, saat ve ölçü birimleri aynı yıl içerisinde resmi tasnif kazandı. Takip eden yıllarda da, Türk Medeni Kanunu, Harf devrimi, Kadınlara seçme seçilme hürriyeti, soyadı kanunu, dil devrimi gibi bugün hayatımızı ayakta tutan çok önemli Cumhuriyet umdeleri var edildi. Durum böyleyken, kendi atalarının dedelerinin mirasında yaşayan Büyük Türkiye Cumhuriyetinin evlatları, hala bu Uranyum çagında padişahların korkusuyla titreyen Seyhülislamların, kadıların, düşman yardakçısı yobaz softaların kalıntılarıyla yaşamak ve bu bağımsız ülkeyi gelecek tehlikelere hazırlamak istemektedirler. Türkiye Devletinin büyük hamisi Mustafa Kemal, o efsanevi söylevinde: „Memleket bilfiil işgal edilmiş olabilir, iktidarda bulunanlar gaflet ve dalalet, hatta ihanet içinde bulunabilirler.“ demektedir. Herkesçe bilinmelidir ki, bu unutulmaz sözler yalnız kurtuluş yıllarına ait değildir. Aslında bugün için ve bundan sonra gelecek bütün yıllar için söylenmiştir.

Bir memleketin topraklarında yabancı kültür at oynatıyor, kendi kültürüyle alay ediliyorsa, hazinesi yabancı paralarla, daha doğrusu gırtlagına kadar borç paralarla ayakta kalmaya çalışıyorsa, madenlerinde yabancı patronlar bayrak açmışsa, binlerce yıllık gelenek ve görenekleri batı uygarlığı adına ayaklar altına alınmış, folklorü, türküsü, şarkısı, rak, rok, sirtake gibi batı uyğarlıklarının şımarık ve kokuşmuş havasına ramak kalmışsa, para değeri yabancı paralar karşısında durmadan erimekteyse, insan siyasetinin en yakışır en münasip en layik hakkı olan Cumhuriyet yaşamının getirdikleri, ona muhalif olan fanatik, bağnaz, şeriatçı, padişahcı, hünkarcı, ümmetçi illegal gizliliklerle tehdit altındaysa, şeyhler, müritler, muskacılar, falcılar, Ana hatunlar, Sih babalar ortalığı kasıp kavuruyorsa, bu memleket daha nasıl işgal edilsin, üstelik iktidarlar gaflet içindeyseler.

Aslında demokratik parlâmenter ve özgürlükçü yasaları, bünyesinde yaşatan bir devletin, dine yaslanan en ufak bir fısıltısı dahi olmamalı. Hatta din bir kurum değil, bir milli maneviyat imgesi olmalıdır. Devlet dinliye dinsize aynı uzaklıkta kalmalıdır bence.Diyanet işleri başkanı sayın Mehmet Ali Yılmaz bu konuda muhterem bir açıklama yaptı. İnsanların kimlik belgelerinde, din ve mezhep işlenmemelidir. İnsan tercihi dünya ülkelerinin tümünde uyulması gereken en üst hak olmalıdır. Dinlidir dinsizdir, Alevidir, Sünnidir, Kürttür, Türktür, İslam ya da gayrimüslim ne fark eder ki tanrının kulu için. Örneğin ben yalnız Müslüman değilim. Misyonum ve geldiğim kök kültürüm nedeniyle, ben yeryüzü insanlarının inandığı dört büyük dinin dördüne de saygılıyımdır. Başka bir deyimle, ben dört dinli Mahzuniyim. Bu özğürlük bana aittir, beni sıkarsanız hiç birinden de olmam, sorumlu olduğum tek kaynak beni yaradandır.

Hani bir söz vardır: „Herkes kendi kapısını süpürse bir şehir bir saatte temizlenir.“ Demokrasiyle yaşayan ülkelerde, insan haklarına yeteri kadar önem verilirse, suçlular müsamaha görmese, mazlum ezilmese, uluslararası insan hakları mahkemesine lüzum kalır mı? Aslında muhterem bir insan suç işlemez. İslendikten sonra da bu suçun başyargıcı başta suçu işleyen olmalıdır. Kendi kendisini en azından vicdanen yargılamalıdır. Çünkü zaman zaman hakimler de suç işler. Türkiye yazarlarının Abant toplantılarındaki nihai bildiride „Dinler demokrasi önünde engel değildir“ ibaresi yer aldı.

Bu ne derece doğrudur? Bilmiyorum. Bir imam bir vaazında, camide cumhuriyeti övsün de görün. Bir imam hatip öğrencisi ramazanda oruç yesinde akibetini görün. Bir memur cuma namazına gitmiyorum işim var desin de görün. En azından bir insan ben dinlere değil Allah’a ve insanlara inanıyorum desin de görün. Burada hepsine engel olan bir şey var. İste buna açıklık getirmek istedi sanıyorum Diyanet başkanı. Aslında bunlara mani olan İslam dini değildir, yıllardır sürüp gelen karanlık ve geri geleneklerimizdir. Bu gelenekler, yalnız demokrasiye değil, kendi özelliğini yaratan bütün bir sisteme ters, herkes için engeldir. Anadolu kültürü zaten yoz bir kültür değildir ki gelenekleri de yoz olsun. Bu engeller zinciri içinde bulunan bütün radikal gelenekler, Suudi gelenekler, Acemi geleneklerdir.

Anadolu Bektaşi Kültürü adı geçen demokrasi muhalifleriyle taban tabana çakışır. Çünkü bu kültürde kadın erkek hakları milimi milimine aynıdır, hatta kadın çok kutsaldır.(doğurganlığı nedeniyle) İnsan unsuru, Hakkın öz parçasıdır, onun hukukunu istismar eden her zat düşkün edilir. Paylaşım, sevgi, imece, yardımlaşma, muhabbet bu inançta uyulması gereken insani farzlar içindedir. Bu kültürde kayıp bilimciliği, müneccimlik, ilim düşmanlığı, ikilik , bölücülük, adam kayırıcılığı, kusur ayıplama, iftira, irtikap kesin olarak yasaktır. Zaten demokrat bir sıfata da bu tanım yakışır. Bütün dinlerde insan hakları baş haktır, en büyük haktır. Din adına cürüm işleyenler, dine küfredenlerdir. Kafası bilim, gönlü muhabbet , yüreği dürüstlük, vidanı merhamet dolu bir dinsiz, benim indimde yalancı, sahtekar, zalim ve merhametsiz bir dinliden çok üstündür. Benim anladığım demokrasi benim anladığım cumhuriyet en azından böyle düşünmeyi sundu bana.
Ben bir Cumhuriyet ozanıyım. Ömrüm vefa ettikçe bu anlayışımı ölünceye kadar koruyacağımı sanmaktayım. İnsanı kıble edinmiş, gönlü kabe olmuş, ülkesini ve başka ülke insanlarını seven, bütün halklara saygıyla bakanlara saygım olsun.
Mahzuni Şerif


KIZIL ÖTESİ

Ben bu sazı elime alıp ta, inlemesine, tınlamasına düşüncelerimi katışım neredeyse elli yılı bulmaktadır. Ve bu sazımın yüzünden az mı dayaklar yedim, az mı küfürler işittim, en azından ağzımda dişlerim vadesi ermeden teker teker düşürüldü. Aslına bakarsan sazımın değil, sazıma kattığım düşüncelerden dolayı bunca zahmetleri, küfürleri, hakaretleri, hapislikleri çektim.
Sanıyorum bunların tümü, bulunduğum ülkede yerine oturmamış bir sözde demokrasi ve her bozulduğunda, kendisinden daha bozuk olan yönetimler getiren rejimler zinciri olmuştur. Türkiye ‘de ve çağdaş ülkelerde bir (bozuk savaş şablonu) sürer gider. Elbette ki, yaşamın aslı savaştır, mücadeledir. insanlar, geçimi için, erk ve iktidarları için, siyasi, ekonomik ve kültürel alanlarda birçok meşru ve legal cephenin ordusudurlar. Bu görüşümün öbür yüzünde, meşru yaşamla yer değistirmek isteyen illegal, radikal, zaman zamanda anarsist, tutucu, bölücü, gerici, bölümler bloklar halinde meşru sistemlere cephe oluşturmaktadırlar. Bu blokların içinde, kimi sivri dilliler bulunur. Şöyle bir koltuğa kaykılarak;

“Yahu şu ülkede kirli savaşa son verilmelidir. “

“Yahu azınlık haklarına, insan haklarına, demokrasiye önem verilmelidir. “

“Batının kapitalist dayatmacı İMF gibi bir kuruluşun diktesine gelinmemelidir gibi. “
Dostlarım aslına bakılırsa, birinci görünüşte bunların hepsi doğru ancak ufaktan bir sormak gerekir.

1-Savaşın hiçbirisi temiz değildir.

2-Halkın azlığı çokluğu iç içedir. Bireyin halklarıyla ulusların hakları özdeştir bence.

3-Kendi yasama merkezinin kararlarında, işçisinin köylüsünün, memurunun sanatkar ve üst bürokrasının haklarını veremeden, kudreti dışında para üreten, sonsuz devalüasyonlara müsaade eden, sıkıştıkça emeğin emekçinin sırtına binene bir icraatın kararları bugün ezerine yürünen İMF kararlarında az lekeli midir? Hani bir halk deyimi vardır. (Farz sünneti bastırır.) Diğer bir halk deyimi vardır ki (Senin gibi dost varken düşmana lüzum yoktur.)

1950 ‘lerden sonra öyle yönetimlere maruz kaldı ki bu ülke, Anadolu çilesinin genel ağırlığında, başka bir mihrak aramaya başka bir fesat uydurmaya hiç hacet yoktur. Toplum düzeyinde eğitilip sonradan halkın başına bela olan, bunca eli kanlı, bıçaklı mafya tetikçileri, bankaları, hazineyi, halkın bütün birikimini sömürüp söven ne kadar namusuz takımı varsa bunların hiçbiri, yabancı kökenli değildir.

Emmisi, dayısı parlâmentomuzda çöreklenen, nice mahkumların medyaya verilen ifadelerinden görmekteyiz. Yüzlerce idamlıklar içinde hangi babaya dokunulmuştur? Bir gecede bunca genci hıyar gibi doğrayan insafsızlar, bugün kelepçe dahi görmeden dolaşıyorlarsa, bunca sene geçmesine rağmen bir Mumcu, bir Emeç, bir Üçok ve onlara benzer bunca fikir ve bilim şehitlerinin katilleri hakkında hiçbir delile ulaşılmadıysa, bunlar yukarıda söylediğim farz gereğidir. Baklava çalan çocuklar, horoz kaçıran köylü, köpek boğuşturan seyirci küçük küçük sünnetlerdir. Hatta İMF bile devede kıl kalır Türkiye ‘de dönen dolapların yanında. Deveye sormuşlar: Neden boynun eğri? diye. Deve cevap vermiş: ‘’Nerem doğrudur ki....?

Günlerdir Türk ceza yasasının 312. maddesi üzerinde yüzlerce görüş tartışılmaktadır. Nedir bu yasanın aslı? Türk Ceza Yasası 312. Maddesi “Halkı sınıf, ırk, din, mezhep ve bölge farkı gözeterek ki ve düşmanlığa açıkça tahrik eden kimse bir yıldan üç yıla kadar hapis ve üç bin liradan başlayan ağır para cezasıyla mahkum edilir.) demektedir.

Bende yetmişli yıllarda aynı cezaya çarptırılıp epeyce yattım damlarda. İşin en garip tarafı, ben sınıf olarak düşündüğüm sınıf insanların işçi sınıfını övdüm, başka sınıflardan hiç bahsetmedim. Dinle, mezheple alış verişimiz zaten yoktur, bunlardan ben anlamam hem de pek ilgi alanımın içinde değildir doğrusu. Buna rağmen böyle bir şeyler belki de düşüne bilmiş olacağımdan dolayı, devlet baba kulağımdan tutuğu gibi, attı mahpushaneye. Canı sağ olsun atsın atsında, asıl kafası koparılacak insanlarla nasıl kadeh tokuşturuldu, bunlara, çiftlikler, bankalar, nasıl peşkeş çekildi, bunlara nasıl korumalar verildi ve nasıl ruhsatlı silahlar, yeşil pasaportlar temin edildi aklım ermiş değildir. Ama... Suya sabuna dokunan bir türkü söyledin. “Gel bakalım buraya” “ Hırsızlık şerefsizliktir.” “Gel bakalım buraya” “Kürtçe şarkımı okundu. “Gel bakalım buraya”

Amma, günde beş vakit yüz binlerce noktadan yüz binlerce Türk imamıyla Arapça çağrımı yaptın. “Dillerine sağlık babana rahmet.” İngilizce selam verip, Fransızca bankamı soydun? “Afiyet şeker olsun” İstanbul’un göbeğinde Türkiye’nin parasını yırtıp, kamuoyuna tekne gibi kıçını açarak, bu millete ana avrat küfrederek yeşil köye İngilizce şarkılar eşliğinde mi gidiyorsun. “Hadi güle güle yolun açık olsun.” Bunlara şimdiye kadar nasıl bir müeyyide tasavvur edildi, bilemem ama, geleceği görmek ancak büyüklerimize mahsustur. Benim halkımın kudret düğmesi yoktur. Çünkü bu saydığım şeyler gece dahi zor görülebilen şeyler yani bizim ülkede gerçekler Kızıl ötesi bir meskende yaşarlar.
Mahzuni Şerif


KÜRTLER AZINLIK DEĞİLLER

Batı tarih bilimcilerinin kabul ettiği şekliyle, Kürt kavmi en az batılılar kadar eski diğer halklar kadar tanrı ve insan hukuku önünde insan olarak eşit ve haklıdırlar, niçin mi?

Hz. Musa peygamberin Tevrat’ta; Tekvin 26 ayette; Ve Allah dedi suretimize benzer bir insan yapalım. denizin balıklarına göklerin kuşlarına ve bütün yer yüzüne ve yerde bütün her şeye hakim olsun. ve Allah insanı kendi benzerinde yarattı.
Kuran-ı Kerim, Bakara Suresi 41. Ayette; (Ayni zamanda Tevrat’ı onaylayıcı) edici olarak indirilen Kuran’a inanın ona inanmayanların ilki siz olmayın. Benim ayetlerimi değersiz şeyler karşılığında değişmeyin ve benim azabımdan korkun.
Şimdi bu şair kafamla, batıyı İslam’a davet ettiğimi düşünecekler çıkacaklardır. Avrupa ve Amerika çoğunluğu itibariyle Müslüman degildirler. Onlarda, Tanrının bir başka büyük kitabı olan Hz. Isa nebiye inandıkları için Hz. Musa ile Muhammet arasında tanrı kulları olarak tanrının diğer kitapları olan Tevrat ve Zebur’a da saygı duyacaklarını umduğumdan yazdım.

Şimdi sormak istiyorum: Gerek Tevrat ‘a, Zebur ‘da, Incil’de ve Kuran’da diyor mu ki ve suretimize benzer bir alman yaratalım, bir Türk bir Kürt, bir Amerikalı, bir İngiliz yaratalım.

Kutsal kitapların tümü gösteriyor ki (ve Allah insanı yarattı. )Kürdü yada başka bir insanı ayrı yaratmadı. İnsanları üreten, doğuran, çoğaltan ademi yarattı.
Kutsal kitapların dışında, bir de tarih bilimine evet diyorsak, ki diyoruz. Yeryüzüne yayılan insanoğlunun pınar toprakları, adem ki Mezopotamya ‘da, daha doğrusu yeryüzünü yöneten tanrı kurallarının ifade bulduğu öncü insanların çıktığı peygamberler toprakları demek istiyorum. İsa’dan dört bin yıl önce insanlık var olduğuna göre, hepimizin bildiği Fırat’ın güneyinde yaşayan en ulu kavimlerin başında Sümerler geliyor. Bu Sümerlerle iç içe yaşayan, Samiler, Guthiler (Kurt’i)var olduğuna göre, batının buna yok demesi olası değildir.

Demek ki altı bin yil önce var olan halk şimdi de vardır. Ve bu altı bin yıl boyunca Avrupa’nın ve Amerikanın Kürt halkıyla iç içe yaşadığı, bir savaşı, bir barışı, bayramı bölüştüğü duyulmuş yada bilinmiş bir olay değildir.
Şimdi nereden çıktı Avrupa’nın Kürt haklarının savunuculuğuna şaşmaktayım. Bin yıl önce yaptıkları haçlı seferlerinde, Müslüman yada Yahudi bütün inanç grupları hedef almıştır. İnsan haklarının bugün avukatı kesilen Avrupa yada Amerika ya söylemek isterim ki, o günlerde yaşayan mağdur halklar bugünkü halkların ataları değil miydi? Milenyum çagında, bir azınlığın tanımı bence:

1-Hudutlarını bir kurtuluş savaşıyla çizen ülkelerin içinde kalan, işgalci halkların, insanların kabile şeklindeki vatandaşlarıdır. Biz bunlara misafirler demekteyiz.

2-Dili, dini, uyruğu, çok ayrı olup, çok uzak ülkelerden göç eden magdur topluluklar ise

3-Yaşadığı topraklarda, o toprakların devletine ihanet edip, tekrar affedilen isyancı gruplar ise
Türkiye Cumhuriyetin de Kürtler azınlık değildir, bu cumhuriyetin ortağı değillerdir, sahibidirler. Sahibidirler diyorum çünkü, ortaklıklar bir bölüşümde taraf olan en az iki kişidir.

Kürtler ve Türkler Türkiye Cumhuriyeti topraklarını, binlerce sene önce tanırlar ve yüzlerce sene bu topraklarda beraberce yaşadılar ve topraklarda 19. yy başlarında tehlikeye düştüğü zamanda birlikte kurtarıp bağımsız Türkiye Cumhuriyetini birlikte ilan ettiler. Bu iki tarihi ve kutsal halkı birbirinden ayırmak için batı ittifakı şimdi bahane edilmektedir bence.

İnsan haklarını korumak batının şanına mı düşmüş? Batının yaptığı zulüm, adaletsizlik, haksızlık, yeryüzü kara parçalarını terazilerine konsa, hangi tarihte affedilir, bilemem. Hiristiyan alemine kan kusturan, milyarlarca Yahudi ‘yi yakıp yıkan firınlarda eriten, daha önce engizisyonlarla, koca bir kıtayı küle çeviren, cennetler satıp alan İsaları çarmıhlara gerip Portekiz ‘den Hindistan’a koloniler hazırlayan, koca Arabistan ‘ı ve Müslüman alemini İngiliz mandası altında, Fransız ve İtalyan zulmü cenderesinde inim inim inleten batı değil mi?
Koca bir tarihe sahip olan Filistin ve Ortadoğu halklarını zarı zarı asırlardır ağlatan. . . .

Anadolu’yu kurbanlık bir koyun olarak görerek birinci dünya savaşında, bütün müttefikleriyle birleşip, bir imparatorluğu daha duman eden. . . Bu topraklarda yaşayan bütün etnik varlıkları küle çeviren, kentleri, köyleri yakıp yıkan batı değil mi?

Şimdi hangi hakla ve ne yüzle bu toprakların diğer bir parçası ve sahibi olan Kürt insanını korumaya kalkıyor. Yani biz Avrupa’yla ne zaman birlik olduk ki şimdi de bu birliğe talim etmek için kendi iç yapımızı bu otoriteye emanet edelim?

Bu topluluk haclılık inancını bırakmış değildir. Medeniyet ve çağcılık adına bu kez oynadığı oyun daha akıllıcadır. Milletleri, önce kültürleriyle karıştırmak, sonradan kendisine kırdırarak, muaffaket peşini kovalamak istiyordur. Ayrıca, Kürtler azınlıktır demenin başka ifadesi, burada Türklerin varlığını inkar etmenin diğer bir adıdır. Çünkü o hesaba göre Türkiye de yaşayan, Kürtler, Araplar, Çerkezler, Abazalar, Aleviler, Tatarlar, Gürcüler, Lazlar, Şiiler, Azeriler, Acemler ve yüzyıllardır bu toprakları memleket etmiş gayri Müslim hesabın içinde çıkarıldığı zaman Yerli Türkler bir İsrail kadar kalmaz.
Batı bizden ne istiyor diye sorarken, Sevgili Kürt kardeşlerimizde, bu dönek batı bakışına inanmalarını sağlıkla karşıladığımı söyleyemem.

Bir daha söylemek istiyorum ki, Türkiye Cumhuriyeti, Allah’ın büyük bir felaketi söz konusu olup sular altında kalmadıkça, (Nuh Tufani gibi Türk ve Kürt yapışıklığı bozulmayacaktır. Ben buna yürekten inanıyorum.
* * *
Onlar Medler iken haberi yoktu
Avrupa Kürtleri yeni mi sevdi?
Haçlı seferinde kökünü yaktı
Avrupa Kürtleri yeni mi sevdi?

İsa’yı çarmıha gerdiren onlar
Roma hançeriyle vurduran onlar
Filistin’i bin yıl durduran onlar
Avrupa Kürtleri yeni mi sevdi?

Milyonlarca Yahudi’yi yaktılar
Portekiz’den Hindistan’a baktılar
Spartaküslere çivi çaktılar
Avrupa Kürtleri ne zaman sevdi?

İki avuç İsrail ‘in aşkına
Bir doğuyu çevirdiler şaşkına
Dünyada bir ülke inanmaz buna
Avrupa Kürtleri ne zaman sevdi?

Kerkük’te petrol var Iran ‘da cevher
Elbette batılı doğuluyu sever
Arasa da bulamaz Türk gibi nefer
Avrupa Kürtleri ne zaman sevdi?

Batının savaşı barışı hile
Ne kadar anlatsam da sığmaz ki dile
Altı bin yıl kardeş Kürtler Türk ile
Avrupa Kürtleri ne zaman sevdi?

Hiç kimse bu kadar olmaz serseri
Bir doğdular adem babadan beri
Kürt Türkün gövdesi, Türk Kürdün feri
Avrupa Kürtleri ne zaman sevdi?

Yobazı aydınları hacıları bir
Yaraları aynı sancıları bir
Kardeşliği özdür bacıları bir
Avrupa Kürtleri ne zaman sevdi?

Bir Kürdün Samsunda çıksa avazı
Adanalı duyar yapar niyazi
Utanmazlar bize bırakın bizi
Avrupalı Kürdü ne zaman sevdi?

Köküm Horasandan rahmetle yağdım
Atam Dersimlidir sabırlar yığdım
Afşinin Berçenek köyünde doğdum
Avrupa Kürtleri ne zaman sevdi?

Anadolu toprağımdır ovamdır
Erciyes rengimdir Ağrı sıvamdır
Mahzuniyim Kürtler Türkler mayamdır
Avrupa Kürtleri ne zaman sevdi?
Mahzuni Şerif


AF ve CEZA

Öyle sanıyorum ki, gerek kutsal kitaplarda, gerekse mitolojide malzeme olarak yansıyan insan, dünyaya ilk ayak bastığında bir dolu yasaklara da ayak basmış sayılmaktadır. Onun yasağı ilk doğduğu yer tanımındaki cennette de, yılanlı, şeytanlı, tuğbalı, buğdaylı itiraflarla başlar. Adem peygamber kendi vücudundan yer edindiği söylenen eşi Havva ile ilk cezayı söz konusu mekanda almıştır tabi ki semavi inançlarına göre.
Bu demek oluyor ki aynı zamanlarda görünmezlerde bir eğemenliği de ilk defa kabullenmiş ve bu eğemenlik buyruğunda yaşamayı da öğrenmiş oluyor. Ademin zinciri olan bütün insanlık bugüne kadar üreniş külfetiyle yedi milyarlık bir sayıya da uzanmış bulunmaktadır. Bulunmaktadır ama, bu kez de bu kadar büyük nüfusun sahipleri, kendi aralarında kurdukları , fiziki eğemenliklerle, farklı farklı kitalarda ,farklı farklı adetlerin hesabı içindedirler.

İnsan yaşamında suç unsuru, beraber yargıyı doğurmakta ve bunlar birleşip, insan bağımsızlığını sekteye uğratan cezayı oluşturmaktadır. Anlaşıldığına göre cennetle başlayan geleneksel ve semavi yargı bugün yerini aşikar bir halk düzenine bırakmış olup , yüzlerce peygamber , milyonlarca kitaplardan sonra ulaştığı önemli merhalenin tepesinde demokrasi denen bir kavram bulunmuştur.

Bu kavram, insan yaşamını konu alan, koruyan yaşatan ve uyğulandığı zaman tadına doyulmayan en çağcıl kavramdır. Bana göre demokrasi kendi ilkelerinde insan gerçeğine ne kadar elverişlidir özğürlük vaad etse de, görünen odur ki kendini korumakta da son derece kararlı ve acımasızdır.

Demokrasiler, müspet ya da menfi her türlü düşünceyi özğür kılmaktadır. Ancak menfi düşünceler fiile dönüştüğünde , adı geçen sistem yani demokrasi bütün kurallarını çalıştırır. Bu kuralların içinde hukuk vardır, nizam, ölçü, bilim vardır, güç, zor vardır, tavsiye, uyarı, şefkat vardır. Demokrasilerde kişi özğürlükleri devlet kadar önemlidir, zira devlet kişilerin çoğunluğundan meydana gelen bir gerçek olduğuna göre, aynı devlet kendisine demokratik hukuk devleti demekteyse, kendisinin hakları kadar devleti var eden her faktörün haklarının kendisiyle eşit olduğunu saptamalıdır. Hiçbir kimse kendi eğemenlik hakkının, başka haklardan üstün olduğu kanısında olmamalı bence. İnsanın yaşama hakkını elinden almak kadar daha feci bir şey düşünemiyorum. Bu işlevi insan kendi kendisine de yapsa olağan karşılamıyorum ve tasvip etmiyorum. İntiharlar gaspların, kötülüklerin ve korkaklıkların dik alasıdır.

Adaletsizliğe direnen insanın ilk şartı kendisinin haklı olması noktasındadır. Haksız bir insan bütün savaşında , bataklık üstünde kıpırdayan bir ağır varlığa benzer, kıpırdadıkça batar.
Demokratik yapılanmayı teokratik yapılanmadan ayıran, insan hakları konusunda meydana gelen aksaklıkları, tek taraflı bir irade beyanıyla değil, hukuk normuna bağlı kalarak bu aksaklıkları giderme yöntemi seçilir. Eğer bir ulus kendi hukuku içinde kalmadan, yasalarını hukuka uygun olarak yapmıyorsa o sistemin adı demokrasi değildir.

Bugünlerde şahit olduğumuz manzaralar yukarıdaki hikayenin bir parçası olduğu için değinmek zorunda kaldım. Etik değerlerini yaşamı kadar önemli tutan her delikanlı, islediği suçu delikanlıca çekmeli ve devletten mürüvvet dilememelidir. Yaptığı eylemi kendi mantık çerçevesinde haklı buluyorsa bir kişi neden bunun affını bir başka kişiden dilesin?
Bu kelime sadece siyasi düşüncesinde nizamı eleştiren ve bu uğurda damlara giren fikirdaşlarım için geçerlidir. Ancak bir hırsız, bir ırz düşmanı , bir hortumcu, bir halk düşmanı ,bir toplum haini yalancı, dolancı,sahtekar kadar işaret ettiğim ahlaki çizgiden varestedir. Onlara benim hiçbir çagrım yoktur. Bunca mazlumu yakan, yıkan, vuran insanların af gerekçesi, eğer onları topluma tekrar kazandıracak bir yönetimin varolduğu düşünülüyorsa ben bu yöntemi kabullenmek istemiyorum. Bunca yazar ,çizer ve düşünür insanları, mazlum sanatçı topluluklarını katleden bir zihniyetin varolması dahi bir devlette çok ayıp bir kamburdur. Dağlarda , kentlerde, bunca insanlarımızı birbirine kırdıran, binlerce ocağı söndüren memleketi kan gölüne sokan sebep ne ola ki, bugün bu sebep aranmıyor da, iktidarda nasıl kalınabileceğinin hesabı yapılıyor.

Gönül isterdi ki tek insanımız mapus ta kalmasın, ama gönül başka bir şeyi daha ister ki , devletin, milletin bankaları soyulmasın, halkı dövülmesin sokaklarda, coplar altında can vermesin. Suçu işleyenlerden daha ziyade görenler ceza çekmesin. İki başı rezil bir değnektir ki yazık devlet bu işin altından çıkmaz oldu, yazık yalnız devlet mi? Elbette ki hayır. Devleti var eden halka yazıktır. Vatandaş düştüğü hatanın dürtüsünden kurtulamadan üzerine benzin döküp yanarak kendisini güvenlik güçlerinin içine atmaya çalışıyor. Ve biz korkunç durumda bulunan bu insanı tekrar birde vurarak zararsız hale getirmeye çalışıyoruz. Bu adamın zarar verecek bir durumu mu kalmış? Cayır cayır yanan bir insan P.K.K 'lı da olsa, Ermeni de olsa, dünyanın en namusuz katili de olsa, Dev-yolcu da, Dev-solcu da olsa her kim olursa olsun, yanarak koşan bir insana ben müslümanım, ben insanım diyen her insanın bırakın kurşun sıkmayı sevinerek bakması dahi insanlık ölçüsü içinde değildir.

Ben içerde bulunan hiçbir örğütün mensubu olmadığım gibi, onlarla alişverişte dahi bulunmayan bir sanatçıyım. Hatta çoğu sol örğütlerden, revizyonistçiliğim , faşistçiliğim , işbirlikçiligim gibi sıfatlarla nitelendirmektedirler. Ama bütün insanlara insan olmasından dolayı değer verdiğimden dolayı bu tür olayların yaşanmasına karşıyım.

Demem odur ki bir af yasası çıkarılırken ne götürülüp ne getireceği her halde iyi hesap edilmiştir. Aslında buna büyüklerin aklı erer ama yine de yazmak içimden geldi.
Bana öyle geliyor ki biz kaş yaparken göz çıkarmayı normal görmekteyiz, yani belki de affettiğimiz insanları yeni bir cezanın tadını görmesine hazırlamaktayız. Bir daha altını çizerek söylemek isterim ki , iyi bir insan yaptığı suçun cezasını gururla çeker, en azından zulmünü reva gördüğü kişi masumsa bedel çekmekle huzur bulur, değilse hırsını almış olduğundan gurur bulur. Ne var ki ben modern bir ülkede yaşıyorum diyen insanlar , haklarının hakimleri kendileri olmamalıdırlar. Bu kişi çoban da reisi cumhur da olsa adalete başvurmalı, hakkını bağımsız yargı odaklarında aramalıdır. Eğer bu haksızlık yargıdan geliyorsa ondan daha büyük bir yarğıya yine aynı hukuk inancı içinde başvurmalıdır derim.
Mahzuni Şerif


IMZA"NE MUTLU İNSANIM DİYENE"
AŞIK MAHZUNİ ŞERİF

Konu azizdas tarafından (07-18-2010 Saat 08:18 AM ) değiştirilmiştir.
azizdas isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
 

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB-Code ist Açık.
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Aşık Mahsuni Şerif Tüm 45 likleri kizilmawi .:: Paylaşılacak Albümler ::. 6 12-02-2013 02:30 AM
Halk Kültürü Arşivi’ne Kayıtlı Halk Ozanları Listesi Ferhat .:: Genel ::. 7 03-20-2013 07:56 AM


Tüm Zamanlar GMT +1 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 12:59 AM.


Powered by vBulletin® Version 3.8.7 .
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
Protected by CBACK.de CrackerTracker
--
Sitemap